Marikeleymon’un Gelişi
Medeniyetin çöküşü herkesi korkutuyordu; insanlığın ne kadar sefil, ne kadar acımasız bir duruma düşeceğini gözler önüne seriyordu. Marikeleymon, çok güçlü ve iradeli bir askerdi. Atalarından gelen bir savaşçılık mirasına sahipti. Babası Pudo ona her şeyi, özellikle de en zor zamanlarda sabırlı olmayı öğretmişti. "Sabrı olmayan, lider olamaz," derdi babası. Bu sözleri; ağaçların ve çiçeklerin arasındaki eski evlerinin arka bahçesinde yemek yerken konuşurlardı. O bitkilerin ve ağaçların insana verdiği huzur, sakinlik ve o berrak beyazlık gitmiş; yerine karanlık, acımasızlık, kıtlık ve kaos gelmişti.
Kabileler arası savaşlar ve "Kuzvan" denilen insan yiyenler türemişti. Kuzvanlar, son derece acımasız, insanlıktan nasibini almamış topluluklardı; zaten Marikeleymon’un kabilesini bitirme noktasına getiren de onlardı. Marikeleymon etrafına bakındı; epi topu otuz kişi kalmışlardı. Bu kadar acımasız bir dünyada hayatta kalmaları, samanlıkta iğne aramak kadar imkansızdı. Marikeleymon’un neredeyse tek bir amacı vardı: Bu ortamda hayatta kalmak. En azından kabilesi ölecekse bile acımasızca değil, eceliyle ölmek burada en büyük şanstı; zira Kuzvanların mangalında et olmak da vardı.
Aslında Marikeleymon çok yetenekliydi; istediği kabileye gidip orada en iyi asker olabilir, hatta yönetime bile rahatlıkla girebilirdi. Herkes böyle bir savaşçıyı yanında isterdi. Zaten bu otuz kişinin hâlâ yaşıyor olması, onun dehası sayesindeydi. Kuzvanların dışında bir de Orsvonlar vardı ki onlar da son derece acımasızdı. Ve tabii "esas oğlanlar" olarak bilinen Asyon ve Kasyonlar... Bu iki grup, resmen dünyanın içine bırakılmış virüs-zombi karışımı bir şeydi. Gelirler, savaşırlar, her yeri istila eder, yakıp yıkar ve giderlerdi. Kuzvanlar ise en azından anlaşılabilirdi; kullanılacak bir kabile gördüklerinde kurnaz bir tilki gibi yanaşır, yarasa gibi kan emerlerdi.
Sonunda Marikeleymon’un kabilesine de gelmişler, onları vergiye bağlamak karşılığında serbest bırakmışlardı. Zaten amansız bir kıtlık vardı; Marikeleymon’un kabilesi neleri varsa her hafta Kuzvanlara sunuyordu. Bu durum onları açlıktan ölme noktasına getirmişti.
Marikeleymon’un canı çok sıkkındı. Dün, dokuz yaşında bir çocuğun elinden zorla ölü bir tavşanı almışlardı. Çocuk açlıktan kendi başına avlanmıştı ki bu dünyada av bulup yakalamak büyük maharet isterdi. Çocuk, önceden hazırladığı okunu usulca çekmişti; ya o kahverengi, yanları düzensizce sivriltilmiş okla hedefi vuracak ya da o akşam açlıktan ölecekti.
Çocuk, Pudo babasının zamanını çok özlemişti. Marikeleymon onun oğluydu, çocuğun babası değildi ama Pudo herkese babalık ederdi. "O zamanlar ne güzeldi," diye geçirdi içinden. Çocuk aç değildi o zamanlar; her gün yemek çıkar, karınları doyardı. Ama Pudo baba ölünce, bu "Mari Abi" bir şey yapamaz olmuştu. Çocukça aklıyla Marikeleymon’u eleştiriyor, ona karşı kin duyuyordu; ancak şu an nefes almasını bile ona borçlu olduğunu bilmiyordu.
Tam o sırada oku fırlattı. Ok, tavşanın karnından girip sağ ön bacağına saplanarak durdu. Hayvancağız çırpına çırpına öldü. Bu dünyada acımaya yer yoktu; açlık her oyunu bozar, insanı vahşileştirirdi. Tavşanı kulaklarından tutup kaldırdı ve içinden şöyle dedi:
"Sana ihtiyacım yok Mari, sana ihtiyacım yok!"
Yorumlar
Yorum Gönder